Burada hedef alınan silahlar değil, kimliktir. Kürt olmanın bedeli, evsiz kalmakla, yersiz yurtsuz bırakılmakla ödetiliyor. Yanan evler birer istatistik değil; yarım kalan hayatların, susturulan hafızaların kanıtıdır. Sosyal medyada paylaşılan birkaç görüntüyle sınırlı sanılan bu acı, aslında göz göre göre işlenen bir insanlık ihlalidir.
Daha da vahimi, bu zulmün normalleştirilmesidir. Görmezden gelinen her haksızlık, faili cesaretlendirir. Sessizlik, tarafsızlık değildir; sessizlik, zulmün örtüsüdür. “Beni ilgilendirmiyor” diyen herkes, er ya da geç bu adaletsizliğin kapısını çaldığını görecektir. Çünkü bugün Kürtlere reva görülen haksızlık, yarın başka bir halkın, başka bir inancın, başka bir kimliğin başına gelecektir.
Bu gerçeği dile getirmek suç değildir. Tam tersine, vicdanı olan herkesin sorumluluğudur. Nefret diliyle değil, hakikatin sertliğiyle konuşmak gerekir. Adaletsizlik karşısında kelimeleri siper etmek, susmaktan daha onurludur. Barış, inkârla değil; yüzleşmeyle, adaletle mümkündür.
Rojava’da siviller hedef alınıyor. Kürtler yerinden ediliyor. Bu cümleler rahatsız ediyorsa, sorun cümlelerde değil; yaşanan gerçektedir. Adalet talebi hiçbir zaman suç olmamıştır, olmayacaktır. Asıl suç, bu adaletsizliği görüp susmaktır.
Barış dolu, daha adil günler hayal etmek bir romantizm değil; insan kalabilmenin son şartıdır. Ve bugün, insan kalmanın yolu, Rojava’da yaşanan zulme karşı açık ve net bir şekilde “hayır” demekten geçiyor.